Seyyar Bozacılar
- Osman Birinci

- 1 Mar 2020
- 2 dakikada okunur

“Soğuk Gecelerin En Eski Bekçileri”
Yüksek binalar, plazalar, süpermarketler ve AVM’lerin olmadığı yıllarda, “fakirdik ama mutluyduk” diye hatırlanan o dönemlerde kasaplık ürünler hariç neredeyse her şey kapılara kadar gelir, sokaklardan geçerdi. Teknoloji, ambalaj sanayi, mimari yapı tarzı, kurallar değiştikçe ihtiyaçlarda bunlardan etkilenip yön ve şekil değiştirdi, bu gibi işleri meslek edinen satıcıların bir kısmı işlerini yapamaz hale geldi, bir kısmı haksız yarıştan ve giderek yozlaşan rekabetçi ticaretten kopup gitti.
Neler satılırdı neler, ne iş kolları vardı. Sokak sokak gezenler, cadde, köşebaşı, meydan ve durakların yarı sabit satıcıları, okul önü satıcıları, stat çevresi, sinema ve restoranlarda satış yapanlar. Zamanla kayboldular, yok olup gittiler…
Soğuk gecelerin en eski bekçileri diye tasvir ettiğim seyyar bozacılar ise asırlardır devam eden o eski geleneğin hemen hemen son fertleri olarak karanlık sokaklarda çanlarını çalıp bağırmaya devam ediyorlar.
Çağlar devirip kıtalar aşmış, geçmişten bugüne hala devam eden eşsiz tat. Akşam çöktüğünde, soğuktan birbirimize daha yakın durduğumuz kış gecelerimizin işittiği o ses, pek çok seyyar satıcıya ekmek olan, omzuna yüklenip sokakları aştığı boza. Sokak ile birlikte bir kültürün ve geleneğin sesi. Peki nedir bu boza ve tarihi ne zamana dayanmaktadır, anlatayım.
Etimolojik kökeni Farsça “buze” yani Türkçe anlamıyla “darı ezmesi “sözcüğüyle ilişkilendirilmekte. Çeşitli kültürlerde ve dönemlerde başta darı olmak üzere buğday, arpa, haşlanmış pirinç unu ve irmiğin maya ile laktik asit fermantasyonuna uğratılması sonucu elde edilmiş ve günümüz Anadolu topraklarında da çoğunlukla arpa ile yapılmaya devam ediliyor.
Tarihçiler, bozanın kökenini 9000 yıl öncesi Mezopotamya’sına kadar götürebiliyor. Bu yönüyle baktığımızda da bozanın serüveninin çok uzun yıllara dayandığını söyleyebiliriz. Mezopotamya’dan Mısır’a Akdenizli tüccarların aktarımıyla Kafkaslara, oradan Asya’ya Türk göçleriyle Anadolu’ya ve Balkanlara yayılan bir içeceğin diyar diyar dolaşan uzun bir hikâyesi var. Selçuklular bu içeceği darı ve arpadan imâl edip fermante olması için testide bekletiyorlardı. Osmanlı Dönemi’nde ise bozanın şahlanma sürecine girdiği ve saray mutfağına kadar taşındığı söyleniyor. Doğruluğu tartışılabilecek bir iddia olsa da Fatih Sultan Mehmet’in en sevdiği içeceklerden biri olduğu yazılıyor.
Günlük hayatta kullandığımız güzel sözlerden biri olan “Şıracının Şahidi Bozacı” deyimi de çok eskilere dayanmakta. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde de tanımladığı üzere bozanın o dönemde iki farklı çeşidi bulunmakta. Biri ekşi ve alkollü olan boza, diğeri ise tatlı boza. Ekşi boza tüketimi dönemin şartlarında alkol tüketmekle aynı kefeye konuluyordu. Şıranın şarapla akrabalığı gibi bozanın da birayla akrabalığı vardır. Şıracı ile bozacı da bu sebepten olacak ki Osmanlı Zamanlarının iki keyif üreticisi ve satıcısı olarak görülüyorlardı. Söylenen şudur ki bazı dönemlerde sözde içki yasaktır ama yönetim bilerek şıracıya da bozacıya da göz yummuştur. Bu yüzden toplumsal ikiyüzlülüğün örnek mekanları olarak görülürler. Bu deyiş de anlamını buradan alır. İkisinin de benzeri bir kaynağa dayandığını, bu nedenle de birinin, diğeri lehine şahitliğinin çok da güvenilir olamayacağını anlatır aslında…
Bugün direnmeye devam eden ve soğuk geceleri sesleriyle ısıtan bozacıların ise mesleği yok olmak üzere. Fikri alınan seyyar bozacılar, vermiş oldukları demeçlerde kimsenin artık bozacılık yapmak istemediğini çünkü çoğu insanın soğuk havada sokakta boza satmak istemediğini belirtiyorlar. Yani kaybolan diğer pek çok iş gibi geriye kalan son geleneksel işlerden biri olan seyyar bozacılık da son günlerini yaşıyor. Gelenek daha ne kadar sürer bilinmez ama emek, hüner ve belki zanaat isteyen işler yaprak dökmeye devam ediyorlar. Bozulan yapının kurbanı olan gelenekler de göz açıp kapayıncaya kadar sokağın karanlığında kayboluyorlar.
Osman Birincu












Yorumlar