top of page
  • Beyaz Vimeo Simge
  • White YouTube Icon
  • White Instagram Icon
  • Beyaz Spotify Simgesi
  • Beyaz LinkedIn Simge
  • White Facebook Icon

Kapetan Kemal

  • Yazarın fotoğrafı: Osman Birinci
    Osman Birinci
  • 13 Tem 2023
  • 8 dakikada okunur

ree


Yunanistan; antik gelenekleri, coğrafi zenginlikleri ve kültürel çeşitlilikleri ile köklü bir geçmişe sahip ulus devletlerden bir tanesi olarak karşımıza çıkar. Sınır ilişkilerinin ve senelerce yaşanılıp yaşatılan ortak değerlerin yanı sıra kültür alışverişinin de devam etmesiyle birlikte Yunanistan ve Türkiye arasında süre gelen bağlar hep kuvvetli kalmıştır. Politik süreçlerin gölgesinde; zaman zaman gerilen veya belli dönemlerde ise ılımlı biçimde devam eden ikili ilişkiler günümüzde de geçmiş formundan çok da uzak değil..


Yunanistan ve kurduğu diplomatik ilişkiler hakkında terminolojik yapıya, çok da derinlere girerek yaklaşmak istemem ancak dikkat çekilmesi gereken önemli bir hususun da belirtilmesinde fayda olacaktır. Yunanistan; dünya geneline kıyasla düşük bir nüfusa ve orta büyüklükte sayılabilecek yüz ölçüme sahip bir devlet olmasına rağmen, özellikle çağdaş tarihte tecrübe edindiği aralıksız harplerle ön plana çıkıyor. Bu devletin ve sınırları içerisinde barındırdığı toplumun deneyimlediği savaş yılları ise; Osmanlı Devleti’ne karşı girişilen bağımsızlık mücadelesinden, 20.yy’ın ortasına kadar dayanan Yunan İç Savaşı’na değin süre gelmiştir...


Yunan Ulusunun; Osmanlı Devleti’ne karşı sürdürdüğü muharebelerin sonucunda kazanmış olduğu bağımsızlık mücadelesi, devam eden yıllarda meydana gelecek savaş iklimi ile tekrardan yıpranacaktı. Savaşların tarafları değişmiş olsa da Yunanistan son büyük savaşını kendisiyle verecekti. Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı ve II. Dünya Savaşı’nda büyük kayıplar veren Yunanistan, özellikle II. Dünya Savaşı’nda bütünüyle işgal edilmiş, savaşın sonuna dek Mihver Devletleri’nin kontrolünde kalmıştı. Özellikle adalarda; işgalci güçlere karşı direnç gösteren Yunan Kuvvetleri, Alman Müdahelesi yaşanmadan önce, kendisinden sayıca daha fazla mühimmat ve teçhizata sahip İtalyan Ordusu’na karşı zafer elde etmiş, İtalya'nın işgali altında bulunan Arnavutluk'un çeyreği kadarını karşı taarruza kalkarak ele geçirmiştir... Bu da İkinci Dünya Savaşı esnasında İtalyan Kuvvetleri’nin deneyimlemiş olduğu nice başarısızlıktan bir tanesi olarak arşivlere geçmiştir. 6 Nisan 1941 tarihine gelindiğinde, Almanya İtalya'nın yardımına koşmak zorunda kalmış ve Bulgaristan üzerinden ülkeye girerek Yunanistan Savaşı'nı başlatmıştır. Bir ay süren mücadelenin sonucunda Atina düşmüş, Yunanistan toprakları Almanya, İtalya ve Bulgaristan tarafından üçlü kuvvet kontrolünde bölünmüştür...


Sınırlarının tümüyle işgal edilmesinin ardından; hükümetinin Kahire’ye taşındığı Yunan topraklarında, gıda sıkıntısına bağlı açlık yaşanmıştır. Bu açlığın önüne geçebilmek için İngiltere tarafından Türk Yardım Planı hazırlanmış ve 1941–1942 yıllarında Kurtuluş ve Dumlupınar Vapurları ile Yunanistan’a gıda ve ecza malzemeleri ulaştırılmıştır. Türkiye ve Yunanistan arasında 1930’larda teoride başlayan olumlu ilişkiler, bu yardımlarla pratik kazanmıştır. Bir yandan insani yardımlar sürerken, diğer yandan milis kuvvetler silahlandırılmıştır. Düzenli ordusu dağıtılan Yunanistan’da bundan böyle milis direniş başlayacaktır. Bağımsızlıklarını; verecekleri silahlı mücadele sayesinde kazanacak olan Yunanlılar, bir sonraki savaşa ise, dünya harbi sonrası ortaya çıkan iki kutuplu dünya sisteminde hangi tarafın oyuncusu olacaklarına karar vermek adına, kendi aralarında girişeceklerdir.


Yunanistan, II. Dünya Savaşı sona erdiğinde, I. Dünya Savaşı'nda İtalya'ya verilmiş olan On iki Adaların yeni sahibi olur. Ancak savaştan toprak kazancıyla çıkan birkaç Avrupa ülkesinden biri olmasına karşın siyasi kaosa sürüklenen ülkede kısa süre içinde yeni bir savaş patlak verecektir. Bu savaşa sebebiyet veren faktörler arasında ekonomik belirsizlikler, siyasal düzensiz ortam ve milis kuvvetler arasında yaşanan ideolojik farklılıklar gelmektedir. Yaklaşık 15.000 kişinin öldüğü, 65.000 kişinin yaralandığı İkinci Dünya Savaşı, yerini yeni bir kanlı savaşa bırakacaktır. Yunanistan İç Savaşı’na…


Osmanlı Devleti’ne karşı kazanılan bağımsızlık mücadelesinin sonunda anayasal monarşinin tahsis edildiği Yunan Topraklarında, özellikle II. Dünya Savaşı’na kadar sürekli bir devrim ve karşı devrim deneyimleri yaşandı. Örneğin 1924-1935 yılları arasında Yunanistan cumhuriyet rejimi ile yönetilirken, bu durum karışıklıkların giderilememesi üzerine, 1935 yılında bozuldu ve bir plebisit yapıldı. Böylece Yunanistan’da yeniden Anayasal Monarşi kurulmuş oldu. 1936 yılında güçleri elinde barındıran Yunan İoannis Metaksas, ilk olarak parlamentoyu feshetmiştir. 1941’deki ölümüne kadar ülkeyi faşist özellikler gösteren bir diktatörlükle yönetmiş, basını susturmuş, muhalifleri sürgüne göndermiştir. Yunanistan Kralı II. Yorgos da Metaksas’ın katı uygulamalarına karşı sessizliğini korumakla kalmamış, hukuki yürütmelere destek çıkmıştır. Yunanistan’ın İoannis Metaksas önderliğinde süren dikta rejimi esnasında iç politikada muhalif hareket sertlikle bastırılsa da sol kesimin yavaş ama düzenli şekilde örgütlenmesini tetiklemiştir. Örneğin Yunanistan’ın İtalya karşısında önemli ölçüde direniş gösterdiği II. Dünya Savaşı döneminde (1940 yılında), İtalyan işgaline karşı halk arasında ilk örgütlenme Yunanistan Komünist Partisi (Komunistiko Komma tis Ellados/KKE) Genel Sekreteri Nikos Zahariadis öncülüğünde 31 Ekim 1940’da oluşturulmuştur.


Siyasi karmaşıklık ve politik dengesizlik ekseninde süre gelen düzen, patlak veren II. Dünya Savaşı ile baltalanacaktır. Önce İtalya, ardından da Almanya’nın işgaline uğrayan Yunanistan’da; Kral Londra’ya, Hükûmet ise Kahire’ye sığınmıştır. Bağımsızlık mücadelesini vermek ise, silahlı milis kuvvetler halinde organize olan Yunan yurtseverlere kalmıştır. Alman işgalci kuvvetlerine karşı çeşitli direniş örgütleri kuran yurtseverler, ideolojik olarak iki ayrı safta mücadele etmeye başlamışlardır. “Ulusal Kurtuluş Ordusu” (ELAS) sol ideolojik toplulukların, “Hür Demokratik Yunan Ordusu” (EDES) ise sağ ideolojideki grupların yer aldığı kuvvetler haline gelmişlerdir. Bu iki örgüt, işgalci Alman ve İtalyan ordularına karşı etkili bir mücadele vermişlerdir. ELAS, EDES’in aksine savaştan önce faşist diktatör Metaksas’ı devirmek için kurulmuş olan ve devamında Nazilere karşı direnişte etkin rol oynayan solcu unsurları içinde barındırmış olan bir örgüttü. 1944 yılının sonunda üye sayısı iki milyona ulaşan örgüttü. Ancak bu durum savaş sonrası dönemde çıkacak pürüzlerin temelini oluşturmaktaydı. Kitle katılımının yüksek olduğu, sol ideolojik yapının ise toplumda kabul görmeye başladığı ELAS için, Birleşik Krallık’ın farklı fikirleri bulunmaktaydı.


İkinci Dünya Savaşı sonrası huzursuzlukların dinmediği Yunan topraklarında ilk çatlak belirmiştir. Josef Stalin ve Winston Churchill, Alman yenilgisinden sonra Doğu Avrupa’nın durumunu Moskova’da görüşmüş; Stalin, Yunanistan’ın durumunu Britanya etki bölgesi olarak kabul etmiştir. 4 Aralık 1944 gününe gelindiğinde ise; Britanya işgal makamlarınca telkin edilen ve Yunan başbakanı tarafından verilen bir ültimatomla, ELAS’tan silahlarını teslim edip Atina’yı terk etmesi şart koşulmuştur. ELAS ise verilen bu ültimatoma uymamıştır. Şart koşulan teslimiyet emrine uyulmamasına gerekçe olarak; Birleşik Krallık’ın, Kralı ve faşist bir diktatörü işbaşına getireceğinden endişe edilmesi gösterilmiştir. Keza ELAS’ın şüphe duyduğu gerekçeler ilerleyen dönemde hayat bulacaktır.



1944 yılının son günlerinde Yunanistan’daki sol direniş grupları, imzalanan antlaşmalar ve Almanların çekilmesine rağmen ülkede devam eden, hatta sayılarını giderek artıran İngiliz güçlerine ve buna izin veren hükümete karşı toplumu direnişe geçirmek istemiştir. İngiliz General Scobie’nin; ELAS’ın 10 Aralık 1944’te terhis olmasını, olmadığı takdirde yasa dışı sayılacağını ilan etmesi üzerine, EAM yanlısı bakanlar istifa etmiş ve kitlesel gösteri çağrısında bulunmuştur.


EAM, 3 Aralık’ta yapacağı gösteri için yetkililerden izin istemiş ve almıştır. Ancak İngiltere Büyükelçisi Leeper’in mitingin yasaklamasını istemesi üzerine Papandreou hükümeti fikir değiştirerek gece geç saatlerde izni geri almıştır. Hazırlıkları tamamlamış EAM, mitingin iptal edilmesini kabul etmemiş ve 3 Aralık Pazar günü dev bir protesto gösterisi başlamıştır. Sakin başlayan mitinge, ellerinde pankart tutan her yaştan kadın-erkek ve çocuklar katılmış, ancak polis müdürlüğü binasının alev alması ile kargaşa çıkmıştır. İlk göstericilerin ölmesi üzerine insanlar panik olmuş ve kaçmaya çalışmıştır. 2 İngiliz tankının insanların arasına girmesiyle ölü sayısı 28’e, yaralı sayısı ise 100’e ulaşmıştır. Bu olayların ardından EAM Genel Sekreteri Dimitris Paitsalidis, “maliyeti ne olursa olsun halkın özgürlüğü için savaşacağını” ilan etmiştir ve böylece ELAS ile İngiliz ordusu işbirlikçileri arasında “Atina Savaşı” olarak da adlandırılan çatışmalar başlamıştır. Churchill’in “Temel hedef EAM’in ezilmesidir” emirlerine göre hareket eden İngiltere, halk hareketini ezmek için 60 bin asker, 200 tank ve uçak konuşlandırmış, Papandreou’ya 40 bin asker daha göndermiştir. 44 gün süren savaşın ardından, yeterli mühimmat ve envantere sahip olmayan ELAS birlikleri Atina’dan çekilmiş, bir hafta sonra ateşkes ilan edilmiştir.


Balkanları ilgi alanları dışında bir alan olarak görmesinden ötürü olacaktır ki; o bölgede her türlü karışıklıktan kaçınan ABD hükümeti, bu olaylar (3 Aralık olayları) karşısında İngilizlerin olaylara dâhil olmasını kınadığını açıklamıştır. Trajiktir ki Stalin yaşanan bu olaylara karşı tepki bile göstermemiş, İngiltere’yi protesto eden herhangi bir girişimde bulunmamıştır. Karşılıklı mutabakat sonucu varılan ateşkesin ardından ELAS üyelerinin yargılanmasına başlanmış, çoğuna ölüm cezası verilmiştir. Bu mahkemelerde Alman işbirlikçileri hafif cezalarla kurtulurken, bağımsızlık mücadelesinde en büyük pay sahibi olan ELAS üyeleri vatan haini ilan edilerek, idamla yargılanmışlardır.


SSCB’den beklediği desteği göremeyen EAM, ardı ardına imzaladığı anlaşmalarla kontrolü İngilizlere devretmiştir. Nikos Karkanis, imzalanan üç anlaşmanın ardından “Biz Almanlara karşı savaşı kazanmıştık, ancak İngilizlerle yapılan anlaşmalarda savaşı kaybetmiştik. Bağımsızlığımızı ve demokrasimizi kaybetmiştik.” der.


31 Mart 1946’da, olağanüstü koşullar altında ve modası geçmiş kayıt sistemine dayandırılarak İngiliz, Amerikan ve Fransız gözlemciler denetiminde seçimler gerçekleştirilmiştir. Komünistlerin boykot ettiği seçimler İngilizlerin arzuladığı gibi sonuçlanmış, yeni hükümet kralın Kahire’den geri dönmesi için referandum kararı almıştır. Halk gerçekleştirilen referanduma %68,3 oranla evet demiş ve kralın ülkeye dönmesi yönünde rey vermiştir. Antidemokratik ortamda gerçekleştirilen seçimlerden sonra, ELAS ile Yunan Ulusal Ordusu arasındaki çatışmalar artmıştır. ELAS yöneticilerinden Markos Vafiadis (kendisinden geçtiğimiz makalede bahsetmiştim), 28 Ekim 1946’da Demokratik kurulduğunu ilan etmiştir.


Böylece İkinci Dünya Savaşı ve yabancı güçlerin Yunanistan’ı işgali sırasında patlak veren iç savaşın ikinci aşaması resmen başlamıştır. Bu süreçte Yunanistan tamamen ikiye bölünmüş, kuzey bölgelerde ve adalarda komünistler denetimi ele geçirmişlerdir. Ayrıca bekledikleri uluslararası desteği bu sefer komşu balkan ülkelerinden (Yugoslavya, Arnavutluk) almaya başlamışlardır. Zaten iç savaş süresince Doğu Avrupa ülkelerinin EAM’a yardım etmesi sorunu sık sık gündeme gelmiş, Yunanistan Hükümeti, 30 Kasım 1946’da BM’ye başvurarak ülke düzeninin Kuzey ülkeleri tarafından olası bir saldırı ile tehdit edildiğini ileri sürmüştür.


1940 yılından beri Yunanistan’da aktif rol oynayan İngiltere; ödemeler dengesinin zor bir sürece girmesi sonucu varlığını, iç savaşın birinci döneminde pasif bir gözlemci konumunda kalan ancak komünizmin yerleşeceği korkusu ile harekete geçen ABD’ye bırakmıştır. Bu durumun aksine Sovyetler Yunan soluna genel olarak manevi destek vermekle yetinmiş, sadece ağır yaralıların tedavisini kabul ettiğini duyurmuştur. Buna karşılık Yunan Silahlı Kuvvetleri’nin komutası Amerikalılar tarafından fiilen ele geçirilmiştir. Hatta Van Fleet ve Grisvvold, Yunan Savunma Konseyi’ne danışman üye olarak kabul edilmiş, Amerikalı temsilcilerin her sözü emir olarak sayılmıştır. Ülkenin tüm askeri, idari ve ekonomik yapısı Amerikalıların denetimi altında girmiştir. Komünistler için ise durum çok da olumlu gitmemiştir. Temin edilen gıda, sağlık ve askeri mühimmat desteği noktasında nakil sorunları yaşanmaya başlamış, Yugoslavya’nın SSCB ile yaşadığı sorunlar neticesinde Kominform’dan atılması ELAS’a sağlanan yardımları olumsuz etkilemiştir. Beklenen yardımları alamayan sol blok ABD’den destek gören Yunan Ordusu karşısında fazla direnememiş, Arnavutluk’a çekilmek zorunda kalmışlardır. İç savaş resmen 17 Ekim 1949'da sona ermiştir. 20 Kasım 1949’da İngiliz askeri birlikleri, Atina'da bir resmigeçit yaparak ülkelerine doğru yola çıkmıştır. Aynı İngiliz birlikleri beş yıl önce Yunanistan’a vardıklarında, binlerce Yunanlı tarafından gözlerde yaşlarla kurtarıcı olarak selamlanırken, geri dönüş yolunda arkalarında her anlamda hasar verilmiş bir toplum bırakmışlardır. Yunan iç savaşı sırasında 185 bine yakın insan ölmüştür. Yunanistan Genelkurmayı’nın resmi verilerine göre, 38.839 partizan öldürülmüş ya da yaralanmış, 20.128’i esir alınmıştır. Yine resmi rakamlara göre, hükümet ordusunun kayıpları ise 55.528 olmuştur. 65 binden fazla komünist Yunanistan’ı terk etmeye ya da Sosyalist ülkelere sığınmaya zorlanmış, bunların 20 bin kadarı vatandaşlıktan çıkarılmıştır. 40 bin kadar sol görüşlü insan toplama kamplarına ve ceza evlerine gönderilmiştir.


Bu makaleye adını veren Kapetan Kemal’in hikayesi de bu savaşta yazılmıştır. Yunanistan İç Savaşı sadece Yunanlıların, Yunanlılara karşı verdiği bir iç savaş sayılmaz. İki taraf da uluslararası çapta destek alırken, komünistlere de farklı ülkelerden sosyalist milisler desteğe gelmişlerdir (Tıpkı İspanya İç Savaşı’nda Cumhuriyetçilere desteğe gelen İngiliz, İrlandalı, Alman, İtalyan ve diğer ülkelerden gelen tüm komünistler gibi). Kahramanımız Kapetan Kemal de bunlardan sadece bir tanesidir. Kendisi Kurtuluş Savaşı sırasında Trakya’da direnişi yöneten Urfalı Mahmut Hayrettin Bey’in oğlu Mihri Belli’dir. Marksist düşünce ile iktisadi eğitim almak için gittiği ABD’de tanışmış, işçi hareketlerine katılarak grevlere destek vermiştir. Türkiye’ye döndüğünde TKP’ye girmiş, ardından Yunanistan İç Savaşı’nda komünistlere katılmıştır. Batı Trakya Türklerinin yoğun olarak yaşadığı Rodop Dağlarında, Çorum Doğumlu komünist lider Vafiadis’in emrinde Rum yoldaşları ile göğüs göğse çarpışan Belli’nin ilginç bir kesişme hikayesi de olmuştur. O dönem köyden dağa çıkarılıp partizanlar tarafından eğitilen gençler arasında yer alan Kabak Osman; Atlas Dergisi’ne verdiği röportajda, Mihri Belli’nin bulundukları taburun komutanlığını yaptığını, Türk gençlerinin haklarını gözeterek onları yanından ayırmadığını belirtiyor. Kendisiyle gerçek hayatta tekrardan bir araya gelemediklerini belirten Kabak Osman, Kapetan Kemal’i (Mihri Belli) ilk gördüğünde yaralı olduğunu şu sözlerle anlatıyor:

“O zamanlar yaralıydı Kemal. Burada, Havantepe’de yaralamışlar onu. Kurşun gelmiş. Burasından girmiş, burasından çıkmış (iki yanağını göstererek), dilinin altından geçmiş. Rahat konuşamazdı o yüzden. Ben onun yarasına ilaç bile koydum. Pansuman yaptım. O görevi bana vermişti.”


Ne için mücadele ettikleri konusunda o yaşlarda çok da fikirleri olmadığını söyleyen Osman, andartlar olarak adlandırdıkları komünist partizanlar ile ortak mücadele zemini bulamayınca köye döndüklerini anlatıyor. Köye dönmeden önce ise ülke içerisinde sürekli yer değiştirdiklerini de ekliyor. Yunanistan İç Savaşı’na “Demokratik Ordu” saflarında katılan Mihri Belli; iki kez yara aldığı savaş bitince yurduna geri dönmüştür. Meşhur 1951 TKP kovuşturmasında tutuklanarak 7 yıl hapis, 2 yıl 4 ay mecburi ikamet cezasına çarptırılmıştır. İlk kez 1960’lı yıllarda legal olarak kendi adıyla konuşup yazma olanağı bulan Belli, sosyalist dergiler yayınlamış, sol hareket bünyesinde kurulan bazı partilerin kurucu üyelerinden olmuştur.


Hemen yanı başımızda sınır komşumuz olan; asırlara dayanan tarihiyle, demokrasinin beşiği olarak nitelendirilen, yıllarca birlikte yaşadığımız Yunanlıların çağdaş tarihinde de bu toprakların izine rastlamak mümkün. Çorum Tosya’da doğan Markos Vafiadis ile Edirne’de dünyaya gelen Nikos Zahariadis’in komutası altında; Rodop’da yaşayan Türk köylüsü Kabak Osman ve onun taburuna komutanlık yapan Mihri Belli gibi ismini bilmediğimiz daha niceleri, tam bağımsız bir Yunanistan için beraber çarpışmışlardır. Farklı yerlerden gelerek ortak paydada buluşan bu cesur insanların hikayesi; mutlu sonla bitmemesine karşın, değerli bir anı olarak hafızalarda yerini koruyacaktır elbet.

Yorumlar

Yorumlar Yüklenemedi
Teknik bir sorun oluştu. Yeniden bağlanmayı veya sayfayı yenilemeyi deneyin.

© 2022 by Osman Birinci

bottom of page