top of page
  • Beyaz Vimeo Simge
  • White YouTube Icon
  • White Instagram Icon
  • Beyaz Spotify Simgesi
  • Beyaz LinkedIn Simge
  • White Facebook Icon

İspanyol Nezlesi ve I.Dünya Savaşı

  • Yazarın fotoğrafı: Osman Birinci
    Osman Birinci
  • 17 May 2020
  • 4 dakikada okunur


Bugün üzerinden bakıldığında ve geçmişe dönük bilgiler tarandığında; göze farklı, kulağa ise yabancı gelen bir takım olayların empatisini kurmak haliyle zor geliyor olabilir. Yani 20. yy’ın ilk yarısında deneyimlenmiş bir çok anı ve yaşanmışlıklar bu dönemin üzerinden kurulacak empatiyi haliyle güçleştiriyor. Bu yüzden olacak ki İngiliz BBC Gazetesi “İspanyol gribini daha önce duymadıysanız, yirminci yüzyılın başlarında yaşanan bu büyük salgın hakkında bilgi edinmek için muhtemelen ideal bir dönemdeyiz.” alt başlığıyla ilginç bir bilgisel derlemiş. Keza herhangi bir bireyin; başkasının başına gelmiş herhangi bir durumu tecrübe etmeden içselleştiremediğini düşünüyordum. Tabi bunu BBC de düşünmüş olacak ki insanlığın; 21. yy’da içerisinden geçtiği şu dönemde, salgınla boğuştuğu bu süreçte tecrübe edilen pandemik hastalıklar ile aynı kümede mücadele ederken geçmişi biraz daha yakınen anlayacaklarına ithafen bir derleme yayınlamalarına sebep olmuş.


20. yy’ın ilk yıllarına gelindiğinde dünya tamamiyle ikiye bölünmüş haldeydi. Sanayi Devrimi’nin getirileri sonucunda ülkelerin pekişen hammadde gereksinimleri ve sömürge yarışının gölgesinde kavrulan bir dünya düzeni hakimdi. İkiye bölünen sosyo ekonomik ve politik dünya düzeni tanımlaması kolay, çözülmesi ise basit bir denklemin içerisinde işliyordu. Sömürenler ile sömürülen koloniler, kukla devletler ya da miladı dolmuş imparatorluklar arasında doğrudan bir ilişki mevcuttu. Siyasal alanda hakimiyet isteyen emperyalist güçler çözümün sömürge yarışında olduğunun farkındaydılar. Kısa dönemde gelişmiş ve sanayi alanında etkin bir hacme sahip duruma gelmiş olan Alman İmparatorluğu da Avrupa’da diş geçiren devletlerin seviyesine erişmenin hayalini kuruyor, masada sandalye kapmanın fırsatını kolluyordu. Almanya İmparatorluğu’nun hırslı talepleriyle birleşen aktif siyasal hareketliliği topraklarında güneşin batmadığı Emperyalist Britanya İmparatorluğu’nun ve Afrika’yı sömürmekle meşgul olan Fransızlar’ın pek de hoşuna gitmemiş olacaktı ki akbabaların oturduğu masada bir başka akbaba için yer ayrılmamış, yani şans tanınmamıştı. I. Dünya Savaşı’nın da patlak vermesine sebep olacak etkenlerden biri olan bu olay uzun bir sürecin özetlenmiş tabiri olarak da gösterilebilir. Ancak patlak verecek savaşın çanları kendini 19. yy’ın özellikle son yıllarından itibaren belli etmeye çoktan başlamıştır. Özellikle şuan üzerinde yaşadığımız bu toprakların özelinde bakıldığında savaş öncesi badirelere rastlamak haliyle mümkün. Batı’nın ‘Hasta Adamı’ olarak görülen Osmanlı İmparatorluğu’nun geniş toprakları üzerinden girilen paylaşım mücadeleleri, süregelen Osmanlı-Rus Savaşları, Balkan Savaşları, İngilizler’in Ortadoğu’da yürüttükleri provokatif eylem planları veya dayatılan kapitülasyonlar da bu atlatılmış badirelerden bir kaçı olmakla beraber kopacak kıyametin habercisi niteliğindedir.

28 Temmuz 1914 yılında başlayan Avrupa merkezli küresel savaş, bir diğer deyişle dünya savaşı, Osmanlı Tasviri ile Harb-i Umumi yani ‘seferberlik’ yılları 11 Kasım 1918 yılına kadar dört yılı aşkın bir süre devam etmiş; Batı Cephesi,Doğu Cephesi ve Osmanlı’nın yer aldığı cephelerle birlikte Ortadoğu’da da görülmüştür. Haliyle 60 milyon Avrupalı dâhil olmak üzere 70 milyon askeri personel, tarihin en büyük savaşlarından biri için seferber edilmiştir. Hızla gelişen ve savaşın da etkenlerinden biri olan teknolojik rekabetin de getirisi olan son donanımlı teknolojik ordular saldırı ve atak konusunda dönemin şartlarına göre kusursuz sayılabilecekken savunma anlamında da bir o kadar yetersiz kalmışlardır. Bunun sonucunda 10 milyon asker ve 6 milyon sivil hayatını kaybetmiş, günde ortalama 6000 kişi ölmüştür. Böylece bu savaş dünya tarihindeki en çok zayiat verilen beşinci savaş olmuş ve savaşa katılan devletlerde birçok politik değişikliğe ve devrimlere yol açmıştır. Savaşı kaybeden imparatorluklar sırasıyla dağılmış, hasta adam olarak kabul edilen Osmanlı Devleti’nin içinden genç Türkiye Cumhuriyeti ve sınırları içerisinde yer alan Ortadoğu Coğrafyası’ndan ‘kısmen bağımsız’ yeni devletler doğmuştur. Mutlak monarşi ya da meşruti düzenle yönetilen devletler yerlerini parlamenter sisteme bırakmışlardır. Henüz kurulmamış olan ve o dönem Ankara Meclisi ünvanıyla mücadelisini milli bazda sürdüren Kuvay-i Milliye ve Düzenli Türk Ordusu, emperyalist güçlere karşı gösterdiği amansız direncin karşılığını tam bağımsız vatan toprakları ile alırken sosyal, ekonomik ve kültürel devrimlerini gerçekleştirme imkanına da sahip olmuştur. Savaşın galibi olan ülkeler süregelen yıllarda silahlanma teknolojisini kapıldıkları rehavetle arkaplana iterken, cepheden boynu bükük ayrılan Alman İmparatorluğu sosyoekonomik alanda zor günler geçirmiştir. İç mücadeleler, politik rekabetler ve sokaklara taşınan silahlı siyasal hareketlilik global alanda tecrübe edilen Kara Buhran’ın da etkisiyle üst seviyelere çıkmış ve dibe vurmuş Alman Ekonomisi yakın gelecekte dünyayı kasıp kavuracak olan Nazizm Sentezi’nin yaratıcılarından olmuştur. Sosyalistler ile Faşistler arasında gidip gelen mücadelenin ortasında; terazinin ağır basacağı tarafı seçtiği bir ülke haline gelen Almanya, ortaya çıkacak daha büyük bir savaşın gölgesinde hararetli yıllar geçirmiş, terazinin ağır bastığı koyu sağ ideoloji beraberinde ağır sanayileşme ve silahlanma politikalarını da getirecek olan Nasyonal Sosyalisleri iktidara taşımıştır. Ancak tüm bu olaylar yaşanmadan, I. Dünya Savaşı’nın son yıllarında ve sonrasında yeni düzenler henüz kurulmamış, insanlar kana bulanmış ellerini temize çıkaramamış, harbin etkisinde sefil durumdayken; daha genişçe, yine küresel bir problemle karşı karşıya kalmak üzere habersizlerdir. Ufukta yine bir savaş vardır. Ancak bu savaşta insanın mücadelesi insanla olmayacaktır.


İnsanın insanla savaştığı yılların üstüne geçmişten gelen korkulu rüya olarak da kabul edilebilecek veba salgınlarının tekerrürü gibi ortaya çıkacak olan yeni bir virüs dünyanın düzenini değiştirecektir. Halk arasında ‘domuz gribi’ olarak da bilinen H1N1 virüsünün bir alt türü olan İspanyol Gribi veya İspanyol Nezlesi, etkisini gösterdiği 1918-1920 yılları arasında 500 Milyondan fazla kişiye bulaşması sonucu 18 ay içinde 50 milyon dolayında insanın ölümüne sebep olarak insanlık tarihinde bilinen en büyük salgınlardan biri olacaktır. Ilımlı ilk dalga, şiddetli ikinci dalga ve artçı üçüncü dalga olarak seyreden bu virüs zayıf, yaşlı ve çocuklardan çok, sağlıklı genç erişkinleri etkilemiştir. Birinci Dünya Savaşı’nın son aylarında tüm dünyayı etkisi altına almış, hatta kimi tarihçilere göre dört yıl süren savaşın sona ermesinde önemli bir etken olmuştur. Ancak bu savaşın; virüsün sahip olduğu geniş çaptaki yayılıma ve taşıdığı yüksek oranlı ölümcül etkiye karşı koyamayan ulusların geri çekilmesinden ötürü bittiğini düşünmek yanlış olur. Çünkü ilk kez 11 Mart 1918’de ABD’nin New Mexico eyaletinde tespit edilmiş bu virüsün Avrupa Basını’nda militarist sansür sonucu duyurulmadığı iddiaları da mevcuttur. Virüsü gözardı ederek sömürge yarışına devam eden emperyalist devletlerin savaşı durdurma sebepleri virüsün öldürücü varlığı değil, İttifak Devletleri’nin düşmesidir. Zaten salgının İspanya’da başlamamasına rağmen İspanyol nezlesi olarak adlandırılmasının sebebi de İspanya’nın, Dünya Harbi’nda yer almamış olması ve medya üzerinde kurulan askerî baskılar nedeniyle diğer Avrupa devletlerinde salgından söz edilmezken İspanyol basınının salgın konusunu birçok kez duyurmasından gelir. Terminolojik bazda bakıldığında salgınların özellikle toplumlar üzerinde küçümsenmeyecek öneme sahip oldukları kuşkusuz. Salgınlar dünya nüfusunda azalmaya yol açmış ve ekonomik buhranları ve haliyle tecrübe edilecek yeni savaşları da beraberinde getirmişlerdir. İspanyol Gribi ve Birinci Dünya Savaşı’nın üzerinden çok da bir süre geçmeden yaşanan 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı, toplumlar üzerinde kaosa ve ardından yeni kapitalist arayışlar ve arzular içerisinde bulunan devletlere de yeni savaşın kapılarını aralayacaktır.


Savaşlar emek üzerinden kurulan sömürü düzenlerinde kaçınılmaz son olmuşlardır. Seri üretim ve kâr güden tüketimin birbirine çengelle tutturulduğu kâr bazlı sistemde dünya belli aralıklarla kendini tüketmiş, kendine pazar yaratamayan siyasal düzen, ortaya çıkan kaosu, kaos ile bastırma yolunu seçmiştir. Geçmiş, geleceğin analiz edilmesi için kullanılabilecek bir kılavuz mudur bilinmez ama dün ile bugün arasında kurulabilecek bağlantılar yakın zamanda tecrübe edilecek günlerin güneşli günler olmayacağına işaret etmekte.


Osman Birinci

Yorumlar


© 2022 by Osman Birinci

bottom of page