top of page
  • Beyaz Vimeo Simge
  • White YouTube Icon
  • White Instagram Icon
  • Beyaz Spotify Simgesi
  • Beyaz LinkedIn Simge
  • White Facebook Icon

AB ve Yükselen Güçlerin Gölgesinde Küresel Çevresel Değişim

  • Yazarın fotoğrafı: Osman Birinci
    Osman Birinci
  • 12 Nis 2021
  • 5 dakikada okunur

AB ve Yükselen Güçlerin ikili ilişkileri üzerinden yapılacak Küresel Çevresel Değişim ve Küresel Eşitsizlik incelemesine girmeden önce AB ve yükselen güçlerin detaylı tanımlamalarını incelemek gerekir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında evrensel arenadaki varlığını bir bütün halinde devam ettirme arzusundaki Avrupa devletlerinin iktisadi ve siyasal yapılanmalarını bir kez daha tanzim etmek için meydana getirdiği Avrupa Birliği, yükselen güçler tarafından kaynaklanan çağdaş meydan okumalara karşı durabilmek için kurumsal yapısına ve diğer aktörlerle yürütmekte olduğu ilişkilerine birtakım yenilikler getirmektedir. Stratejik ortaklık ve işbirliği konseptleri ile zirve diplomasilerinin bu (yeni) mekanizmalar arasında yer aldığı düşünülmektedir. Avrupa Birliği özellikle ticaret gibi işbirliği çerçevelerinden başlayan bu mekanizmalar sayesinde meydan okumaların sarsıntısını azaltacağını ve taraflar arasındaki ilişkileri çok daha ileriye taşıyacağını ümit etmektedir. AB’nin rekabet ve işbirliği gibi konulara göre farklılık gösteren ilişki münasbetlerinin olduğu yükselen güçler kavramının popülerliği ise Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin’in temel ekonomik ve sosyal göstergelerinin incelendiği ve bu ülkelerin yakın gelecekte önemli küresel etkilere sahip olabileklerinin belirtildiği raporlar sonrasında oldukça artmıştır. Küresel çevresel değişim ve buna bağlı incelenmesi gereken küresel eşitsizlik kavramına girmeden AB ve yükselen güçler arasındaki evrimselleşmiş ilişkileri incelemek için “güç” kavramına odaklanmak gerekir. Güç en temel haliyle, bir devletin diğer devletlerin davranışlarını kontrol altında tutabilme ya da olayların sonuçlarını etkileyebilme becerisi olarak tanımlanmıştır. Devletlerin bünyesinde barındırdığı bu yeti, örneğin X devletinin Y devletini kendi stratejilerine uygun hareket etmesini sağlamak için geliştirdiği ilişkilere dayanmıştır. İşte X ve Y devletleri örneğinde görüldüğü üzere güç politikaları yüzyıllar boyunca devletlerin birbirleriyle yürüttüğü ilişkileri etkilemiş ve sistem değişikliklerine karşı direnç sağlamak için günümüze kadar evrim geçirmiştir. Yükselen güçler, statükoyu elinde bulunduran ülkelerle mukayese edildiğinde, iktisadi kapasiteleri hızla büyüyen ve bu büyümelerini artırmak isteyen hem müttefikleri hem de üyesi oldukları uluslararası kuruluşlar sayesinde sistemde sorumluluk alan, küresel yönetişim sürecine katkıda bulunan ve statüsünün değiştiğini kendi kamuoyuyla paylaşarak, sistemdeki rolü ve ilişkileri üzerinde iç çekişme yaşayan ülkeleri anlatmak için kullanılmıştır. Küresel ekonomik büyümenin önemli bir kısmını meydana getiren ve güç dengesindeki değişimin ana sorumluları olan BRICS ülkeleri yani nüfus, yumuşak güç, coğrafi konum, askeri yeterlilik, teknolojik ilerleme, ekonomik yeterlilik ve demokratik gelişim gibi konularda kendini kanıtlamış “yükselen güçler” uluslararası arenada gittikçe artan siyasi etkilere de sahip olmaktadır. Yükselen güçler ile AB arasındaki ikili ilişkiler Küresel Çevresel Değişim konusunda da farklılıklar göstermektedir.


Global iklim değişikliği problemlerine gelişmekte olan ülkelerin, uluslararası iktisadi ortamda herhangi bir güce sahip olmayan devletlerin ve yükselen güçler arasında yer alan devletlerin de yer aldığı Güney ve özellikle AB ve yerleşik güçlerin oluşturduğu Kuzey bölgesi farklı bir perspektifle yaklaşır. Güney bölgesi ozon tabakasının incelmesi, biyoçeşitlilik kaybı gibi global iklim değişikliği problemlerini temel global cevre sorunları olarak görmez. Aksine global iklim değişikliği problemlerinin kuzey bölgesinin sorunu olduğunu düşünür. Bu algının sebebi ise global ekonomik düzende çevre kirliliğine ve iklim değişikliğine yol açan sebeplerin oluşmasında başrol oynayan (özellikle AB devletleri) devletlerin tüketim odaklı izledikleri ekonomik tercih ve buna bağlı ilerleyen üretim süreçleridir. Güney bölgesi küreselleşmenin getirdiği başka sorunları ele alır.Bu sorunlar daha çok iklimsel sürecin global anlamda vereceği zararların aksine toplum üzerinde hızla ilerlemekte olan ekonomik statü farklılıkları ve gelir eşitsizliği gibi sorunların getirdiği kaygılardan ibarettir. Güney bölgesi için küresel iklim değişikliğinin getirebileceği olası problemlerden çok serbestlesen ticaret, yapısal uyum politikaları, uluslararası borç geri ödemeleri gibi etkisi devam sorunlar daha çok önem arz eder. Kısacası fakirlik ve güvensizlik güney bölgesinde yaşayan insanlar için çözüme kavuşturulması gereken daha önemli sorunlardır. Bir farklı deyişle söylemek gerekirse, güney bölgesinde geçim kaynağı endişeleri yasam tarzı endişelerine göre daha baskındır. Bu çerçevede yapılacak AB ve yükselen güçler değerlendirmesi veya karşılaştırması ele alındığında ise yükselen güçlerin AB’nin aksine güney devletleri ile daha sağlıklı iletişim kurabildiğini söylemek mümkün. Özellikle BRICS Zirvelerinin sonuç bildirgeleri incelendiğinde, üyelerin gelişmekte olan ülkelerle yürüttüğü ikili ve çok taraflı münasebetler sayesinde Küresel Güney’in temsilcisi olarak nitelendirildiği anlaşılmakta. Geçmişe dönük bir analiz yapıldığında da zaten küresel ısınmaya yönelik tarihsel sorumluluklar sanayileşmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında eşitsiz bir şekilde dağılmıştır. Ayrıca küresel ısınmanın etkileri de ülkeler üzerinde farklılık gösterir. Ülkeler arasında ekonomik gelişme açısından ve fosil yakıtların ihracatına veya kullanımına bağlı olarak farklılıklar vardır. Uluslararası kalkınma politikası kuzey ve güney ülkeleri arasında her zaman (Altın Çağda bile 1945-73) bir çekişme konusu olmuştur. 1950’ler ve 1960’lar boyunca, tüm ülkeler (en fakir olanlar bile) kişi başına düşen geliri iyileştirmek için yeterli olan ekonomik büyüme oranlarını kaydetti. Bazı ülkeler ithalatın yerini alan bir sanayi stratejisi izlemeye çalışırken, kalan çoğu ülke büyük ölçüde birincil malların çıkarılmasına ve ihraç edilmesine bağımlıydı ve sermaye akışları doğal olarak bu uluslararası iş bölümünü teşvik etti. Örneğin, 1956 ve 1970 yılları arasında, AB ve Kuzey ülkelerinin domine ettiğini söyleyebileceğimiz OECD ülkelerinden gelen özel doğrudan yabancı yatırımların yarısından fazlası hammadde üretimine yatırılmıştır. Bu nedenle, tarım arazilerinin, ormanların, minerallerin ve deniz kaynaklarının sömürülmesi, ekonomik kalkınma için gerekli bir yol olarak görülmüş olup; bozulmuş, kirli bir çevre kaçınılmaz bir sonuç halini almıştır. Bu da günümüzde özellikle iklim politikaları konusunda olası bir uzlaşı ihtimalinde AB ülkeleri ile Güney ülkeleri arasında sağlanacak bir antlaşmanın yükselen güçler ile kurulacak olası bir diyaloğa göre daha zor olduğunu mümkün kılmakta. Bu olası işbirliğinin sağlanmasında yaşanacak zorlukları kanıtlayan örnekler de zaten geçmişte kendini göstermiştir. 1970’lerin başında, gelişmekte olan ülkelere ve vatandaşlarına daha adil bir küresel kaynak payı sağlayacağı umulan yeni uluslararası ekonomik düzen taleplerinin başlamasıyla Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı’nın himayesinde NIEO (New International Economic Order) kurulmuş, ancak ekonomik önerilere Kuzey tarafından tatmin edici cevaplar gelmeyince güney kuzeyden anlamlı ekonomik tavizler sağlayamamıştır.

Günümüzde halen bakıldığında uluslararası alanda artan rekabet, emek ve ucuza doğal kaynakları satma durumu ekosistem için bu kaynakların önemini göz ardı etme eğilimini arttırmakta ve iklimsel süreçlerin arkaplana itildiğine işaret etmektedir. Nadir bitki ve hayvan türlerinin yanı sıra yenilenemeyen maden kaynaklarının sömürülmesi ve satışı, ticaret yoluyla doğal kaynakların tükenmesinin örneklerini oluşturmaya devam etmekte ve doğanın ekonomik büyüme için hammadde sağladığı baskın kalkınma paradigmasını kanıtlamaktadır. Zaten uluslararası sermaye de halen dağılmaktan ziyade yoğunlaşmayı tercih etmektedir. Broad ve Melhorn-Landi tarafından incelenen rakamlara göre, 1989 ve 1992 yılları arasında tüm FDI-DYY’nin (Doğrudan Yabancı Yatırım) yüzde 72’si on ülkeye giderken, dünyanın en fakir ülkelerin yaklaşık 50’si FDI-DYY’den sadece yüzde 2 oranında yatırım almaktadır. Bu da özellikle Küresel Çevresel Değişim üzerinden kurulacak AB ve yükselen güçlerin ilişkilerinin evriminde yükselen güçlerin dünyanın geri kalan devletleri ile kuracağı ikili ilişkilerde daha samimi kalacağını kanıtlar niteliktedir. Zaten AB’nin de içinde yer aldığı kuzey ülkelerinin söz haklarının fazla olduğu Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) Yapısal Uyum çerçevesinde ihracat kazançlarını artırmaya yönelik reçetelerinin, özellikle çevre lobisinin eleştirileri göz önüne alındığında, birincil imtiyazlara vurgu yapma şekli ile ilgili endişeler de mevcut. Küresel iklim sorunlarına karşı alınacak ortak bir tavrın gerçekleşmesi için güneydeki daha temiz teknolojiye geçiş, sanayileşmiş kuzey ekonomilerin çoğu tarafından teşvik edilmemektedir. Küresel çevre çıkarları doğrultusunda hareket etmek, çoğu çok uluslu şirket için kar arayışlarına oranla ikincil kalır ve beklenen ekonomik çıkar, çevresel değişkenleri ticaret standartlarına dönüştürmeyi amaçlamaktadır. Sonuç olarak ise kuzey ve güney arasındaki eşitsizliklerin giderilmesini hangi uluslararası mekanizmaların sağlayacağı hala belli değil. Bu hususta AB ve yükselen güçlerin takınacakları ortak tavırlar küresel iklim değişikliğine karşı alınacak sağlıklı bir tedbir için ise tek çözüm. Ancak gelişmekte olan ülkelere fayda sağlayabilecek dağıtım politikaları, gelişmiş ticaret ve daha temiz teknolojiye yapılacak yatırım güney açısından her zamankinden daha uzak görünüyor. Kuzey’den Güney’e güçlü bir ekonomik fon ve teknoloji transferi için başka engeller de var. Böyle bir transfer için siyasi kısıtlamalar her iki bölgede de mevcut. Bu hususta yükselen güçlerin aracı bir rol oynayıp ikili ilişkileri güçlendirme konusunda öenmli bir rol alma durumu ise olağan gözüküyor. Kuzeydeki hükümetler, deniz aşırı yardımlarını artırma ve gelişmekte olan ülkelere ürünleri için daha fazla ödeme yapma vaatlerinde bulunduklarında ise halktan geri dönüş alamıyorlar. Kısacası global anlamda zor da olsa değişecek algılardan tek kazançlı çıkacak olan şey ise üzerinde yaşanılan dünyamız ve evrensel süreklilik olacaktır.

KAYNAKÇA: Avrupa Birliği’nin Yükselen Güçler Politikası: Brıcs Ve Mıkta Ülkelerinin Meydan Okumaları / Fevzi KIRBAŞOĞLU Özgür TÜFEKÇİ – THE EUROPEAN UNION AND EMERGING POWERS: THE POLITICAL ECONOMY OF EVOLVING RELATIONSHIPS / TERRENCE GUAY – Küresel Çevresel Değişim ve Küresel Eşitsizlik / MICHAEL REDCLIFT University of Keele COLIN SAGE University College Cork

Yorumlar


© 2022 by Osman Birinci

bottom of page